Bu toprakların uzun tarihinde başına gelen, başına getirilen ama bizim "geçti de gitti maaşallah!" diyemediğimiz, yüzleşme gerektiren çokça şeye dair, internet üzerinde arayıp, bulup, yaygınlaştırmayı seçtiğim hemen her şeyin yeralacağı bir blog bu. Arada bir de nefes almak için, yine bu topraklarda akan hayata dair birileri emek verip yazmış, çizmiş, basmış olsa da bizim pek görmediğimiz şeylere de yer vermeyi düşünüyorum. Sizlerin bu bloga taşınmasını uygun bulacağınız her şeye dair önerilerinize de açığım.

4.9.14

Yüzleşilemeyen iki günden, "6 - 7 Eylül 1955 Planlanmış Kıyımı"ndan 210 fotograf


Bu fotografları Yılmaz Murat Bilican'ın geçen yıl T24'te yayınlanan yazısı eşliğinde yayınlıyorum

6-7 Eylül Olayları ve devletin faş olması

Yılmaz Murat Bilican

10 Eylül 2013 / T24

Türkiye Cumhuriyeti devletinin geçmişte kalkıştığı, ve sonradan "muhteşem bir örgütlenme" olarak anılan ve bir türlü hakkıyla yüzleşemediğimiz, bu nedenle de, yaşananlar ve  sonuçları bakımından vicdanımızı derinden sızlatan "6-7 Eylül Olayları"nın 58. yıldönümündeyiz. [Bu yıl 59. HA] Başta planlananın çok ötesine sıçrayan, biraz da bu nedenle, tertipleyenlerin eline yüzene  bulaştırdıkları ve devletin faş olmasına neden olan bir örgütlemedir 6-7 Eylül. Özellikle Istanbul ve İzmir’de, başta Rum’lar olmak üzere gayrimüslim vatandaşlara kabus gibi iki gün yaşatan bu olaylara, Türk ulus-devletinin kuruluş sürecinde uygulanan politikaların aslında bir devamı niteliğinde fakat, biraz aceleye gelmiş, sonuçları beklentileri aşmış bir örgütlenme olarak bakmak da mümkündür.

Ne oldu 6-7 Eylül 1955’te?

1955 yılına bakarsak, ülke gündemindeki en önemli madde Kıbrıs sorunudur. Grivas önderliğindeki EOKA, adada yaşayan İngiliz ve Türklere karşı terör saldırılarına başlamış, saldırılar kamuoyunda büyük bir öfkeye neden olmuştur. Bu sırada İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı konuyu görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmiş, Konferans 29 Ağustos’ta başlamış ve Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türkiye’yi temsilen yerini almıştır. Basın ve siyasi çevreler tarafından çok önceden başlatılan,  Rum vatandaşlarını ve Yunanistan’ı hedef alan kampanyalar yürütülmektedir. Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) kampanyalara katılan ve ön plana çıkan iki örgüttür. KTC başkanı Hikmet Bil, Hürriyet Gazetesi yazarı ve hükümetle yakın ilişkileri olan bir kişidir. Yönetim kurulu üyelerinin de hem basınla, hem hükümetle hem de Milli İstihbaratla ilişkileri bilinmektedir. "Türkiye Türklerindir" alt başlığıyla çıkan Hürriyet gazetesi, Yeni Sabah ve İzmir’de yayınlanan Gece Postası gazeteleri yoğun bir Fener Rum Patrikhanesi ve Yunanistan aleyhtarı yayın yürütmektedirler.

Zorlu’nun Londra’dan gönderdiği ve konferansta, Türk kamuoyunun güçlü sesinden söz ederek elini güçlendirmek istediğini belirten telgrafı Hikmet Bil’le paylaşan Menderes, aslında olaylar için adeta başlat komutu verir. 5 Eylül tarihli gazetelerde üç Rum casusun yakalandığı haberi çıkar aynı gün Taksim’de bir Rum genci dövülür, bazı Rum gazeteler yakılır ve “Kıbrıs Türktür” yazılı bir pankart Patrikhane’ye bırakılır. Ortam oldukça sıcaktır.

Beklenen Kıvılcım Selanik’ten Gelir

6 Eylül günü öğlen saatlerinde radyolar, Selanik’te Atatürk’ün evinin bombalandığını duyurdu. (Gerçekte bahçeye atılan küçük çaplı bir patlayıcı binanın iki camını kırmıştı sadece) Demokrat Parti ve Milli istihbaratla yakın ilişkide olan Istanbul Ekspres gazetesi, bu haberle normal tirajının çok üstünde baskı yapar. (Bunun için önceden kağıt stoğu yaptığı iddia edilmiştir)

Öğleden sonra ellerinde tek tip sopalarla harekete geçen gruplar Önce İstiklal’de gayrimüslimlere ait işyerlerini taşlamaya ve yağmalamaya başlarlar. Yağma kısa sürede, diğer semtlere de yayılır. Sonradan tanıkların anlattıkları, grup liderlerinin ellerinde listelerin olduğunu ve buna göre hareket ettiklerini, bazı ev ve işyerlerinin önceden tebeşirle işaretlendiğini, cana zarar vermemek üzere uyarıldıklarını gösterir. (Bu sayede az can kaybı, bol tecavüz olmuştur.) Benzer eylemler İzmir’de de başlar. 6 Eylül gecesi olaylar artık çığırından çıkmıştır yağma ve zorbalık akıl almaz boyutlara ulaşmış ve kontrol kaybedilmiştir.

Hükümet 6 Eylül’de İstanbul, Ankara ve İzmir’de sıkıyönetim ilan eder. Ama iş işten geçmiştir, yıllardır gayrimüslimlere karşı öfkeyle yetiştirilen kitleler, kontrolsüzlüğün ve yağmanın da tadını alınca durdurulamamışlar, saldırılar İstanbul’da 7 Eylül’de de aynı hızla devam etmiştir.

"Dozu kaçmış" bilanço

Celal Bayar’ın, İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” dediği olaylarda, “Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan kaynaklarına göre 15 ölü vardır.Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri resmî rakamlara göre 300’dür. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi görmüştür. Tecavüze uğrayanların 200’ü aştığı sanılır. 200 bin kişilik güruhun katıldığı tahmin edilen bu harekâtta, ölüm olaylarının az olması ve saldırganların en ufak bir direnişte geri çekilerek başka hedeflere yönelmesi, hükümetin bir katliam planlamadığını, amacın başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimleri ekonomik olarak güçten düşürmek, sonra da korkutarak ülkeden kaçırtmak olduğunu düşündürür.
Olaylar sırasında, resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğrar.



ABD Başkonsolosluğu’na göre saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aittir. Ayrıca İsveç Büyükelçiliği binası ile Fransız, İtalyan, Avusturya ve Almanlara ait işyerleri ile Ermeni ve İngiliz mezarlıkları da saldırılardan nasibini almıştır. Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en yüksek tahmin 1 milyar liradır. “ (Ayşe Hür, 6-7 Eylül’de devletin ‘muhteşem örgütlenmesi’,Taraf Gazetesi ,07.09.2008)

Hükümet olayların ardından özür dileyerek zararların ödeneceğini söyler, hemen ardından komünist avına başlar, tanınmış solcuları tutuklar fakat gelen tepkiler üzerine serbest bırakmak zorunda kalır. Dava gerçek suçlulara dokunamadan kapanır. 1960 darbesi sonrasında yeniden açıldığında ise devlet olup biteni, büyük bir öfkeyle yargıladığı siyasetçiler üzerine yıkarak kendini temize çıkarır.

Peki bu ilk miydi?

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Anadolu’nun Türk’leştirilmesi Kemalist ideoloji tarafından vazgeçilmez bir politika olarak benimsenmiş, yasalar ve uluslar arası sözleşmelerde bir takım azınlık hakları garanti edilmesine rağmen, yapılan mübadele anlaşmalarıyla azınlıklardan kurtulma,  kalanlar için de yoğun bir asimilasyon politikası izlenmiştir. Bütün politikalarını Türklük üzerine kuran devlet, modernleşme projelerinin ancak bu şekilde gerçekleşeceğini hesaplamıştır. Bu yaklaşım hem ekonomik hem de siyasal olarak, Türk olmayan azınlıkları engel olarak görmüştür. “Hükümetin özellikle ekonomi politikası alanında aldığı önlemler, Türk unsurun taşıyıcı öğe olarak düşünüldüğünü gösterir. Nitekim 1942 yılında yürürlüğe giren Varlık Vergisi, Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin ekonomideki liderliğine son vermeyi hedeflemiştir. Devletin zorunlu göç ve iskân politikaları da bu homojenleştirme çabalarıyla bir arada değerlendirilmeli, dolayısıyla, 1934'teki, 'Trakya olayları' olarak bilinen ve Yahudileri zorunlu göçe sevk için yapılan saldırılar ile 1930'larda Kürtlere uygulanan iskân politikaları da bu bağlamda ele alınmalıdır. Aynı dönemde, 1929-1934 arası Anadolu Ermenilerinin Anadolu'nun merkezlerine ve ardından İstanbul'a göç ettirilmesinin amacı ise gayrimüslimleri tümüyle Anadolu'dan uzaklaştırıp İstanbul'da toplamaktır. 1946' da yazıldığı düşünülen bir CHP azınlık raporu bunu açıkça ifade eder. Rapora göre, 1950'lere kadar Anadolu, Yahudi ve Hıristiyanlardan temizlenmeli ve sonra İstanbul, Yunanistan'la olan bağları ve nüfusun çokluğu nedeniyle Rumlardan arındırılmalıydı.” (Dilek Güven 6-7 Eylül Olayları, Radikal, 06/09/2005)

Uygulanan bu politikaların sonraki yıllarda da bitmediğini, kesintisiz bir devlet politikası olarak hep devam ettiğini söylemek için bazı satır başları verebiliriz:1964 yılında Rum vatandaşların Yunanistan’a göçe zorlanması, 2000’li yıllarda Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının önemli bir gündem maddesinin misyonerlik olması, Trabzon’da öldürülen rahip,  Hrant Dink cinayeti, Malatya’daki Zirve Yayınevi cinayetleri ve son olarak ortaya çıkan devletin Lozan’dan bu yana Ermeni, Rum, Yahudi vatandaşlarını nüfus kayıtlarında numaralandırmış olması ve bu numaraların hala kullanılıyor olması...

Yazımızı, olayların yönünü ve boyutunu ve faillerini ele verecek alıntılarla bitirelim.

Canlı Tanıklar

"Çok, çok fena. O zaman ben evliydim, iki yaşındaydı Lula. (Sarıyer) Yenimahalle'de yazlıktaydık. İstanbul'dan haber geldi, Beyoğlu yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan. Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar. Bir araya toplandık, zangoç vardı, karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları ve karısıyla beraber. Başladılar dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya. Aman n'apalım derken artık karanlık da oldu. Arka tarafta bir Türk ailesi oturuyordu, biliyordu o ne olacağını. Hemen papazın kızlarını aldılar, pencereden. Ben Lula'yı şiltenin altına koydum, çocuğu öldürecekler. Taşlar yağmur gibi geliyor. Evin kapısına geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar. Babam hemen oda kapısını açtı. Türkçeyi Türk gibi konuşuyordu babam. 'Kırıyoruz' dedi, 'Kıbrıs için. Helal olsun, vatana helal olsun' dedi, gelenler. 'Beni, karımı, kızlarımı öldürün' dedi babam. 'Yok, öldürmeye iznimiz yok' dediler, 'kırmaya iznimiz var.' İsmini sordular, 'Kemal' dedi babam. 'Afedersin, Kemal ağabey' deyip gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da diyor ki, 'Hangi Kemal? Bu Koço'dur, Rum'dur.' Tekrar geldiler. Radyo ve buzdolabını pencereden aşağı attılar. Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde bir şey kalmadı. Yani biz kaldık. Titriyorduk, 'Kırın' diyordu babam, ne yapsın, 'kırın, atın, helal olsun, atın!' Kırdılar, vurdular, gittiler. Papazın kızlarını istediler. 'Burada yoklar' dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin üstüne bağladılar, yol boyunca çektiler."

Aynı saatlerde, F.S.'nin kocası bir an önce ailesinin yanına gelmek üzere Sirkeci'den yola çıkar. "O akşam kocam işteydi. Saat üçte geldi; Sirkeci'den, Yenimahalle'ye yayan geldi. O da kırıp yırtıp da geliyordu, ne yapsın. Kırmayan, yıkmayan gâvurdur, diye düşünüyorlardı." (Tarihe Bin Canlı Tanık projesi kapsamında 74 yaşındaki ev kadını F.S. ile yapılan görüşmeden aktaran Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, s. 14-15)

 “Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumaş dükkânı vardı. Adam Türktü, ama onun da işyerini yağmalamaya başladılar. Adam hemen pantolonunu aşağı indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. O da bu şekilde adamları durdurmaya çalıştı. (A.g.e., s. 17)

 “Yayamın evindeyken orada gördüklerime inanamadım. Kapılar ve pencereler artık yoktu. Buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmış ve evinin önüne yığılmıştı. Yataklar, yorganlar kesilmiş, yünler her tarafa dağıtılmıştı. Elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar lime lime edilmiş, yığınlar halinde tabak çanak binlerce parçaya bölünmüştü. Somya parçalanmış, avizeler, vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla kesilmişti. Yerde odun, kömür ve gaz, tuz ve şeker, yağ ve yumurtalardan bir birikinti oluşmuştu. Soba da tahrip edilmiş, bazı valizlerin içindekiler dahi makasla kesilerek kullanılamaz hale getirilmişti.” (A.g.e., s. 19-20)

"Anneme, Müslüman kadınlar gibi görünsün diye beyaz başörtüsü taktık. Pencereye bir bayrak uydurduk. Kapıya oturdum. Kalabalık bir grup önümden aktı. Kiminin elinde bir top kumaş, kiminde bir makine parçası vardı. Bütün cadde eşya doldu. Sadece Rum evlerini değil, tüm gayrımüslimlerinkini yağmaladılar. Yedikule Caddesi üzerindeki bir kiliseyi ateşe verdiler. Kıvılcımlar bizim evin üstüne düşüyordu. Caddede üç kişi durdu. Bizim eve bakıyorlardı. Yanlarına gittim, 'Bu evin sahibi Ermeni. Şimdi Florya'da yazlıkta. Aşağıda ben varım, hatırlatırım' dedim. Annem Müslüman bir kadın gibi kahve pişirdi. İçtik birlikte... Yağma saatler sürdü. Gece yarısına kadar kapıdan ayrılmadım. Sonraki gün dükkânıma gittim. Kepenkler kırılmış, dükkâna girilmişti. Benim dükkâna komşum Laz Mehmet girmiş. Sabahları birlikte çay içerdik. Çok ağrıma gitti.” (Dilek Güven 6-7 Eylül Olayları, Radikal, 06/09/2005)

İtiraf Gibi

Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanı, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve Milli Güvenlik Kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş emekli Tuğgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun gazeteci Fatih Güllapoğlu’na söyledikleri:

“Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı. Eğer Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? (...) Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al...
-Pardon Paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?
-Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?
-E, evet Paşam!...”
(“Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,”Tempo Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991)

Yılmaz Murat Bilican
ybilican@aci.k12.tr
Kaynak: T24



















































































































































































































Fotografların kaynağı: The Association of Constantinople

Ek (5 Eylül 2014):

Dün bu fotografları yayınladıktan sonra Straousburg Üniversitesi'nden Türkiye ve azınlıklar üzerine uzmanlaşmış tarihçi ve siyaset bilimci Samim Akgönül, Elif İstanbulluoğlu ve sanatçı Saadet Sorgunlu aşağıdaki bilgileri paylaştı:

Samim Akgönül, İletişim Yayınları'ndan yayınlanan ve üçüncü kez Ekim 2012'de basılan "Türkiye Rumları / Ulus-Devlet Çağından Küreselleşme Çağına Bir Azınlığın Yok Oluş Süreci" adlı kitabın yazarı.


Ona araştırmaları sırasında bu fotograflara ulaşıp ulaşmamış olduğunu sorduğumda şöyle cevapladı:

"Şöyle, aslında fotograf çok. Zira 6/7 Eylül 1955'de, kaderin bir cilvesi olarak, yeni açılmış Hilton Oteli'nde Interpol zirvesi var! O yüzden de şehirde bir çok Türkiyeli ve yabancı gazeteci bulunuyor. Her sene ortaya yeni fotograflar çıkıyor dolayısıyla. Ama en bilinenleri Paris Match muhabirinin çektikleridir. 

Bir de 6/7 Eylül'ün "sorumlularından" İstanbul Ekspres gazetesinin genel yayın yönetmeni (daha çok genç) ve geleceğin Sipa Ajansı'nın kurucusu, Gökşin Sipahioğlu'nun Paris'teki arşivinde de çalışmıştım. Orada hâlâ hiç günışığına çıkmamış klişeler var. Ancak Sipa satıldı, Gökşin Ağabey de vefat etti. O fotolar ne oldu bilmiyorum.

Hayatının son yillarında Göksin Ağabey ile samimiyet kurabilmiştik. Sipa'yı satmamak için çok uğraştı. İlk görüşmelerimizde Istanbul Ekspres'in ünlü sayısının 6/7 Eylül'ü tetiklemek için kullanıldığını reddetti. Son görüşmelerimizden birinde "Ya, aslında şimdi düşünüyorum da, o günlerde kağıt tekeli vardı. Gazetelere kağıdı devlet verirdi. O gün bize neden bu kadar çok kağıt geldiğini anlamamıştık" dedi ve yarım ağızla da olsa, "kullanıldığını" itiraf etti."

Samim Akgönül'ün 6-7 Eylül'ü işlediği bir başka kitap ise İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan "Reciprocity Greek And Turkish Minorities Law, Religion And Politics" (Link) 

Elif İstanbulluoğlu'nun ilettiği bilgi şu:

"Bu fotoğrafların çoğu Fahri Çoker Arşivi'nden sanırım. 2005 yılında Karşı Sanat'ta ilk defa sergilenmişti. 

246 fotoğraf ve 175 sayfadan oluşan bu belgeleri, ölümünden sonra yayınlanmak kaydıyla üyesi olduğu Tarih Vakfı'na bağışlayan Fahri Çoker. 
Fotoğrafların bir bölümü Milli Emniyet Hizmetleri, bir bölümü de Samim Bey'in belirttiği gibi yabancı özellikle Alman muhabirler tarafından çekilmiş. 
Belgeler, olayların DP hükümeti, İstihbarat Servisi ve başta Kıbrıs Türktür Cemiyeti başta olmak üzere öğrenci gençlik dernekleri, sendikalar gibi devletin yönlendirdiği örgütler tarafından düzenlenerek uygulanmış olduğunu ortaya koyuyor."

Saadet Sorgunlu ise bu bilgiyi genişletti: 

"Unutmamak için: Karşı Sanat'ta bu fotoğrafların sergilenmesi esnasında sergi bir grup ülkücü şahıs tarafından saldırıya uğramış fotoğraflar yırtılmış, üzerlerine yumurta fırlatılmış, sloganlarla yuhalanmıştı. Ordaydım."

Her üçüne de teşekkür ederim.

Sözkonusu saldırıya dair Bianet'te çıkan iki haberi buldum ve aşağıya ekledim.

Hakan Akçura

.....................

6-7 Eylül Sergisine Saldırdılar

6-7 Eylül sergisi, açılışında saldırıya uğradı. Bildiri dağıtan, Türkiye Türk kalacak diye bağıran grup, fotoğraflara zarar verdi. Saldıranların başını çekenler, Ramazan Kırkık ve eski Ülkü Ocağı Başkanı Levent Temiz'di.

Kemal Özmenİstanbul - BİA Haber Merkezi06 Eylül 2005, Salı 00:00

Karşı Sanat Çalışmaları'nın Tarih Vakfı'yla ortaklaşa düzenlediği "6-7 Eylül Olayları Sergisi" açılışında saldırıya uğradı.

Sergiye saldıranlar arasında, daha önce Boğaziçi Üniversitesi'ndeki Osmanlı Ermenileri Konferansı'na da saldıran "Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Birliği"nden (TSTKB) Ramazan Kırkık, ve İstanbul Ülkü Ocakları eski başkanlarından Levent Temiz yer aldı; Kırkık ve Temiz bildiri okudular.
Yine Kırkık, yine TSTKB
Kırkık, daha önce Halka ve Olaylara Tercüman gazetesinde yer alan habere göre, sergi ve panelin kışkırtma amaçlı olduğunu belirtmiş, "Soros destekli bu vakıf, 1955'te yaşanan olayları saptırıp ülkede yeni bir tartışma yaratmak istiyor. Amaçları, Rumların hakkını aramak, Türklerin barbar olduğunu ispatlamak, tazminat ödenmesini sağlamak. Kısacası, ülkede yeni bir tartışma yaratmak. Biz bu sergi ve panele de tepki gösteriyoruz" demişti.
Aynı habere göre, Kırkık'ın üyesi olduğu Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Birliği, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, YÖK Başkanı ve Vakıflar Genel Müdürü'ne mektup göndermiş ve serginin/panelin iptalini istemişti.
Kırkık ve TSTKB Genel Sekreteri Ramazan Bakkal'ın sözleri, daha önce Büyük Birlik Partisi Web sitesinde de yer almıştı.
Fotoğraflara yumurta
İki ayrı grup halinde yaklaşık 15-20 kişi, önce ""Türkiye Türktür, Türk kalacak", "Hainlere ölüm", "Ya sev ya terk et" sloganları attı. Bu arada "Neden Kıbrıs'taki fotoğrafları değil de, bu fotoğraflar asıyorsunuz", "Atatürk'ün evini yakanları savunmayın" dediler.
Saldırganlar bildiri dağıttı; ardından fotoğrafları indirmeye başladı; fotoğraflara yumurta attı; bir kısmını da camdan aşağı attı.
Aşağıda bekleyen yaklaşık 10 kişilik bir başka grup da; fotoğrafları çiğnedi.
Görgü tanıkları, bianet'e, dışarıdaki grubun yoldan geçenlere, "İşte bunları gösteriyorlar; Kıbrıs'ta ölen yurttaşlarımızı göstermiyorlar" dediğini anlattı.
Taner: Kara lekenin sahiplenmesi anlaşılır değil
Karşı Sanat yöneticisi ve serginin düzenleyicilerinden Özkan Taner,olaydan sonra yaptığı açıklamada, "Hoş bir şey değil. Belge niteliğinde bir sergi. Tahrik edici bir özelliği yok. Sergi, kronolojik fotoğraflardan oluşuyor. Saldırıyı anlayamıyoruz" dedi.
"Son dönemdeki gerilimler başka şekilde açıklanabilir; ama tüm toplum tarafından kara leke olarak görülen 6-7 Eylül'ü bazı kesimlerin sahiplenmesi anlaşılır değil."
Tahmaz: Kendi geçmişimizle yüzleşmekten korkuyoruz
Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hakan Tahmaz da, saldırının ardından şunları söyledi:
"Son dönemde ciddi bir biçimde Türk milliyetçiliğinin kendini sokağa vurduğunu görüyoruz. Linç politikası ve tahammülsüzlük gelişti. Hükümet gelişen olaylar karşısında aktif bir tutum almaması düşündürücü. Bir an önce harekete geçmeli."
Tahmaz, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun basına yansıyan sözlerini kast ederek, "Kendi geçmişimizle yüzleşmekten korkuyoruz. Özgür düşüncelere böyle ulaşılamaz. Özellikle bazı çevrelerden tehlikeli açıklamalar geliyor; cesaret verici tutumlar gelişiyor. Bunlar basında da yer alıyor. Bunlardan uzak durmak gerek" dedi.
Silier: Ayrımcılar ortak yaşam kültürünü yok etmeye çalışırlar
Serginin düzenleyicilerinden Tarih Vakfı'nın Genel Başkanı Orhan Silier, serginin açılışı dolayısıyla yaptığı açıklamada şunları söyledi:
"6-7 Eylül fotoğraflarının ve belgelerinin, 50. yılında, üstelik saldırıların en azgın biçimde yaşandığı İstiklal Caddesi'ndeki bir galeride sergilenmesi, Türkiye'de kültür ve politika yaşamı bakımından büyük bir olgunluk işaretidir. Her tarihsel dönemde, her ülkede, bağnazlar, farklı etnik, dinsel, kültürel gruplara karşı ayrım gözetip saldırılara girişenler olmuştur.
"Bu tür ayrımcılar, korku ve şiddeti, silahı, bir politika ve şu ya da bu toplumsal kimliği baskı altına alma ya da yok etme aracı olarak kullanmak isteyenler, yarın da olacaktır. Bunlar, birbirlerini gerekçe göstererek barışı, karşılıklı anlayışı, ortak yaşam kültürünü yok etmeye gerekçe yaratmaya çalışırlar. Ayrımcılığı, şiddeti kendine malzeme yapma peşindeki bazı politikacılarla bağnazlık odakları yalnızlaşıp etkisizleştikçe, toplumumuz huzur ve istikrar bulacaktır."
Yıllar sonra açılan arşiv
Sergi, olaylarla ilgili soruşturma ve mahkeme sürecinde Baş Hakim olarak görev alan ve sonradan Askeri Yargıtay Başsavcılığı yapan emekli Tümamiral Fahri Çoker'in, ölümünden sonra yayınlanmak koşuluyla Tarih Vakfı'na bağışladığı arşiv esas alınarak düzenlendi.
Arşiv, yaklaşık 250 fotoğraf ile soruşturma ve mahkeme süreciyle ilgili belgelerden oluşuyor.
Serginin hazırlanmasına Tarih Vakfı'nın yanı sıra İnsan Yerleşimleri Derneği ve Helsinki Yurttaşlar Derneği de katkıda bulundular. (KÖ/TK)

6-7 Eylül Sergisine Saldıranlar Serbest

Karşı Sanat Galerisinde açılan 6-7 Eylül sergisine saldıran gruplardan gözaltına alınan 3 kişi savcılık tarafından serbest bırakıldı. CHPli Kepenek, saldırıyla ilgili soru önergesi verdi. Sergi, planlandığı gibi 26 Eylüle kadar açık kalacak.

İstanbul - BİA Haber Merkezi07 Eylül 2005, Çarşamba 00:00
Karşı Sanat Galerisi'ndeki dün açılan "50. Yılında 6-7 Eylül Olayları" konulu sergiye saldıran gruptan gözaltına alınan 3 kişi, savcılık tarafından serbest bırakıldı.
CHP Ankara Milletvekili Yakup Kepenek, sergiye yapılan saldırıyı Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine taşıyarak, sergiye saldıranlar hakkında ne gibi işlem yapıldığına dair soru önergesi verdi.
Sergiyi düzenleyen ve destek veren Karşı Sanat Çalışmaları, Tarih Vakfı, İnsan Yerleşimleri Derneği ve Helsinki Yurttaşlar Derneği de, ortak açıklamalarında, "Açılışı sırasında meydana gelen ve fotoğrafların bir bölümünü hedef alan talihsiz saldırıya rağmen, sergi, gerekli güvenlik önlemleriyle, 26 Eylül'e kadar açık kalacak" dedi.

Olayın ardından gözaltına alınan ve haklarında "mala zarar verme" gerekçesiyle işlem yapılan Ş.C, R.K, ve A.C.Y Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü'ndeki işlemlerin tamamlanmasının ardından Beyoğlu Adliyesi'ne sevk edildi. Bu kişiler savcılıktaki sorgularının ardından serbest bırakıldı.

Kepenek: Saldırıyı önlemek hükümetin birincil göreviydi

CHP'li Yakup Kepenek, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun cevaplandırması istemiyle TBMM Başkanlığı'na sunduğu önergede, 6-7 Eylül 1955'te yaşanan olaylarla ilgili açılan "50. Yılında 6-7 Eylül" fotoğraf sergisinin ağır bir saldırıya uğradığını bildirerek, yasal hakların kullanımının saldırılara karşı korunmasının, demokratik bir hükümetin birinci görevi sayıldığını vurguladı.
Saldırganlar hakkında ne gibi işlemler yapıldığını soran Kepenek, önergesinde şunları kaydetti:
"Saldırganların örgütsel bağları incelenerek saldırının önceden tasarlanıp tasarlanmadığı araştırılmakta mıdır? Vakfın yasal haklarını kullanarak ve toplumsal barışın güçlenmesi amacıyla açtığı serginin saldırıya karşı korunması için önceden önlem alınamaz mıydı? Ülkemizde sıkça rastlanan bu tür saldırıları önlemek için ne tür önlemler almayı düşünüyorsunuz?"
Dün açılışının ardından sergiye saldıran iki ayrı grup Türk bayrakları açıp, "ya sev ya terk et" sloganları atmış, fotoğraflara yumurta atmış, bir kısmını da yerlerinden indirerek camdan aşağı atmıştı.
Sergiye saldıranlar arasında, daha önce Boğaziçi Üniversitesi'ndeki Osmanlı Ermenileri Konferansı'na da saldıran "Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Birliği"nden (TSTKB) Ramazan Kırkık, ve İstanbul Ülkü Ocakları eski başkanlarından Levent Temiz yer almıştı.
Saldırganlar daha sonra polisin müdahalesiyle bina dışına çıkartılmıştı. (KÖ)

Ek 2 (5 Eylül 2014):

Ek 3 (6 Eylül 2014):

Misak Tunçboyacı'dan benzersiz bir söz, ses: Eylül’ün Altısı Yedisi…




Fotografın kaynağı

Ek 4 (8 Eylül 2014):

Mardin sokaklarında 6 - 7 Eylül nasıl yaşandı?: 

6 - 7 Eylül'de İzmir'de ne mi oldu? Onu da Ege Ekspres'in 7 Eylül 1955 tarihli nüshasından okuyalım: 
(Ce?eN sayesinde)




Ya da 8 Eylül 1955 tarihli Demokrat İzmir gazetesi haber ve fotoğraflarından:

6-7 Eylül 1955 olaylarının İzmir bilançosu


9 yorum:

  1. Malesef bu hikayelerden sonra en buyuk kayip istanbul icin cok guzel bir renk olan Istanbul Rumlarinin hizli gocu oldu...

    YanıtlaSil
  2. Yahu Demokrat Parti döneminin olayını da Kemalizm'e kitlediniz ya....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Atatürkü bir ilah gibi görmüyorum. Çok çok büyük bir lider. Ve hayranıyım. Sizinle aynı resimlere bakdık, aynı şeyleri okuduk ama tabirinizle Kemalizme kitlenmek istenmesini hissetmedim bile. Bana göre Atatürkün fotoğraflarını taşıyarak manevi duygular manipule edilmeye çalışılmış. Ve görülen o ki daha sağduyulu olması gereken bayanlarımız bile olaylara karışarak maalesef başarılı olunmuş...
      Ayşegül DURGUN

      Sil
  3. O günü Boğaziçi/Arnavutköy'de 17 yaşında bir delikanlı olarak yaşadım. Polise karakolun eşiğinden çıkmayın diye emir verilmişti. İç işleri Bakanı Namık Gediğin oğlu Arda Gedik Robert Collegeden sınıf arkadaşımdı. Aynı yıl <1959> mezun olduk. Beyoğlu/Tepe-başında işlettiğimiz 1500 kişilik Arjantina adı altındaki gazinomuz ve Kadıköy/Kurbağalı dereye bakan büyük Nalburiye dükkanımız VANDALLAR tarafından yerle bir edildi oysa biz TÜRK ve MÜSLÜMANDIK. Dört buçuk saatlik Devlet destekli VANDALİZMDEN sonra 00:30'da asker sokağa çıkma yasağı koydu. Gayr-Müslimlere karınca kararınca Devlet tazminat ödedi. Bize sadece siz TÜRKSÜNÜZ dendi. 27 Mayıstan sonraki Yassı-ada mahkemeleri zamanın hükumetinin don, cımbız, aş mektubu, Afkan Tazısı davaları ile meşgul olacağına salt 6/7 Eylül gecesi olaylarından dolayı en ağır caydırıcı cezayı vermeli idi. O dört buçuk saati anlatan yaşadıklarım 125 sayfa olarak kütüphanemin rafında, basılmamış bir utanç belgesi olarak durmaktadır. 1960-1961 yıllarında Yd.Sb.'lığımı Yassı-ada Güverte Okulları, Çubuklu Dalgıç Okulu ve Pelikan üssünde Dalgıç ve Harekat Yd. Subayı olarak yaptım. Gördüğüm 'RÜZGAR EKENİN BUĞDAY B İÇMEYECEĞİ İDİ' Bundan iki seçim evvel İstanbul'un reklam panolarında Menderes ile Recep Tayyip Erdoğan kol-kola gözüküyordu. Toplumumuzun HAFIZASI hiç bir tepki vermedi. Her yanlış er-geç bu dünyada ödenir. İslam sabırda gerektirir!!!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bence o elinizdeki anıları bassanız ya da internetten yayınlasanız çok faydalı olur.
      Erdoğan-Menderes seçim propogandasını hatırlıyorum, hatta Menderes-Özal ve Tayyip olarak daha önce de bilbordlarda da kullanıldı. Aynı kafa devam ediyor zaten. Gerici, yobaz kafa.

      Sil
    2. Ersin Bey, selamlar. O 125 sayfalık anılarınızı şu ana kadar 22 bini aşkın kişinin girdiği, her gün ziyaretçi sayısı artan bu blogdan yayınlayabilirim. Bunu siz de sterseniz bana yazın: hakcura@gmail.com

      Sil
  4. Fotoğrafların bazılarının üzerinde siyah çarpı işareti var. Yazınızı inceledim belki yazmışsınızdır diye sadece meraktan bir anlamları var mı?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim yorumum: Elif İstanbulluoğlu'nun verdiği bilgide "fotoğrafların bir bölümünün Milli Emniyet Hizmetleri'nden geldiğine" dair bir detay var. Polisiye bir tespit çabasının izleri...

      Sil
  5. Cevabınız için çok teşekkür ederim =)

    YanıtlaSil